Franklin, bir çocuğa bir elma vermiş. Çocuk çok sevinmiş.Bir elma daha vermiş.Çocuk daha çok sevinmiş.Bir elma daha verince;çocuk sevinçten deliye dönmüş ve bir elma daha verince, çocuk dört elmayı elinde zaptedememiş; sonuncusunu düşürmüş yere...Bu sefer ağlamaya başlamış çocuk.
Hayat böyledir işte...Hayal etmediğimiz bir saadete eriştikten sonra,onun bir lokmasını dahi kaybetmek bizi perişan eder.
"Keyifler değildir yaşamı değerli yapan.Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan"
öyle çok
“sevdiğim” var ki... çocukların gözlerini sevdim... içimde huzuru, mutluluğu
yaşattığı için... dinmeyecek sanılan fırtınaları sevdim... yaşamın her
döneminde, savaşmam gerektiğini öğrettiği için... başarısızlıkları sevdim...
başarıya giden yolu gösterdikleri için... geceleri sevdim... tüm günümü nasıl
geçirdiğimi değerlendirme olanağı verdiği için... insanların sorunlarını
dinlemeyi sevdim... yaşamın gerçeklerini görüp, daha olgun insan olacağımı
bildiğim için... duyulan eksiklikleri sevdim... her şeye sahip olmanın,
insanı ne kadar mutsuz ettiğini bildiğim için... sabahın erken saatlerinde
çalan çalar saatimin sesini sevdim... bana bugün de yaşama olanağı verildiğini
gördüğüm için... buzlu yollarda yürümeyi sevdim...yaşamda da atılan yanlış
bir adımın, insana ne denli acı vereceğini anımsattığı için... uzaklıkları
sevdim... özlemlerin duyguları pekiştirdiğini bildiğim için... yaşamın
renklerini sevdim... yaşanılan tüm duyguları tablolara döktüğü için... bir
şeylere inanmanın mutluluğunu sevdim...kendimi iyi duyumsadığımda, yanımda
olacak insanların varlığını bildiğim için... her ne olursa olsun bir şeyin
bittiği için üzülmek yerine yaşandığı için sevinmeyi sevdim... üzüntülere liman
olursak, mutluluğun başka yerlere demir atacağını bildiğim için... sevmekten
ve sevilmekten korkmayan insanları sevdim... sevme ve sevilmenin yapaylıktan
değil, doğallıktan geldiğini bildikleri için... arkadaşlarımla geçirdiğim
zamanları sevdim... içten bir sohbetin, tüm ağrılara iyi geldiğini bildiğim
için... ve sevdiklerimin ellerini tutmayı sevdim...avcumun içine bıraktığım
yüreğime dokundukları için...
O kadar zaman önceydi ki zaman diye
bir şey yoktu. İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı. Bir
daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı. Derken zaman diye üç parçalı bir
şey icat etti insan. Bir parçasına dün dedi, diğer parcasına bugün, öteki
parçasına da yarın. Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu. Dünü
düsünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandı; ama işin ilginç tarafı tüm
telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı. Farkında olmadan
rezil etti bu gününü. Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için yarın
diyordu. Bir türlü beceremedi. Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı.
Bu günü eline yüzüne bulaştırdı... Mutsuz oldu insan. Ve ne gariptir ki
yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı; ama bugünü hiç
yaşayamadı. Ne yarın ne de dün!
Her insan insanca yaşamak hakkına sahiptir. İnsanca yaşamak ise
mutluluğu gerektirir. Şu koskoca dünyamızda aynı günde bir yandan ölüp
gidenlere ağıtlar yakılırken bir yandan da yeni doğanlara sevinenler
yok mudur?
Bu insanlar bir yakınını gözyaşları arasında kefenle sarmaya
hazırlanırken, aynı anda fakat farklı bir mekanda yeni doğmuş bir
bebeğin sevinciyle, küçük bebeği kundağa sarmaya hazırlananlardan
habersiz yalnızca kendi duygu ve düşüncelerini yaşarlar.
Kocaman bir dünyada yaşıyoruz. Bu koca dünya içinde her birey kendi
dünyasını kurup yaşıyor. Herkes kendince bir savaşın içerisinde. Kimi
kariyer peşinde daha fazla para kazanmak için savaşırken, kimileri bir
parça ekmek bulmak için çırpınmakta.
Herkes kendi payına mutluluğunun adını koymuş. Kimi parayla mutlu
olurken, kimileri de biten bir günün sonunda midelerine giren bir parça
ekmeğe “mutluluk” adını vermiş. Ve bunca insan içinde kimileride
yaşadığı olaylar ne olursa olsun mutsuzlukla cezalandırmışlar
kendilerini. Umutsuz karanlığa gömülmüşler.
Öyle saçma öyle haksız bir karamsarlık ki bu, dünyanın bir ucunda
açlıkla savaşan, insanca yaşama hakları tümüyle elinden alınmış olan
insanlara aldırmadan, kaybettiği elmas taşlı yüzüğü için veya beğenip
de satın alamadığı bir eşya için yada ne bileyim başaramadığı bir sınav
için dünyaya küsüp oturmuş bir köşeye.
Ne üç öğün sıcacık önüne gelen yemeği yiyor, ne de sıcacık bir evde
bulunmanın huzurunu duyabiliyor içinde. Açlıktan, soğuktan kırılan yüz
binlerce insanı düşünmeksizin hayata küsüyor. Bu da biz insanların
zaaflarından biri. Yani bencillik. Bu hepimiz için geçerli. Olaylara
yalnızca kendi açımızdan bakıp öylece değerlendirmek.
Hepimiz ömrümüzün sınırlı olduğunun bilincindeyiz. Ama ne yazık ki bu
kısa ömrümüzün olabildiğince mutlu geçmesi için formüller aramaktan
çoğumuz aciziz. Yaşanan kötü olayın ardından kendimizi hemen
mutsuzlukla cezalandırmayı biliyoruz da, neden farklı bir bakış açısı
arayarak bizi mutluluğa götürecek bir diğer yol bulamıyoruz? Neden
elimizdekilerle yetinmeyi bilmiyoruz?
Yaşanan olaylar ne olursa olsun, insan kendini mutlu edecek karanlıktan
kurtulup aydınlığa erişebileceği bir pencere açabilmeli küçük
dünyasına…